Çoğulluk · 3-2
Bağlantılı Toplum
Örneğin sanayi ve teknolojideki icatlar, ortaklaşa davranış biçimlerini değiştiren ve dolaylı sonuçlarının niceliğini, niteliğini ve etki yerini köklü biçimde dönüştüren araçlar yaratır. Bu değişimler, bir kez kurulduktan sonra kendi ivmesiyle süren siyasal biçimlere dışsaldır. Doğan yeni kamu, devralınmış siyasal kurumları kullanamadığı için uzun süre şekilsiz ve örgütsüz kalır. Bu kurumlar, ayrıntılı ve iyi kurumsallaşmışlarsa, yeni kamunun örgütlenmesini engeller. Toplumsal yaşam daha akışkan, belirli siyasal ve hukuki kalıplara daha az dökülmüş olsaydı hızla gelişebilecek yeni devlet biçimlerinin gelişmesini önlerler. Kendini oluşturmak için kamunun var olan siyasal biçimleri kırması gerekir. Bunu yapmak zordur; çünkü bu biçimler değişimi tesis etmenin olağan araçlarının ta kendisidir. Siyasal biçimleri doğuran kamu göçüp gitmektedir, ama sahip olma gücü ve hırsı, ölmekte olan kamunun tesis ettiği görevlilerin ve kurumların elinde kalır. Devlet biçimlerinin değişimi bu yüzden çoğu zaman ancak devrimle gerçekleşir. — John Dewey, The Public and its Problems, 1927[1]
Yirminci yüzyıl, doğa bilimlerinde olduğu kadar sosyal bilimlerde de temel kaymalara tanık oldu. Amerikan ve belki de dünya tarihinin en çok satan iktisat kitabının son derece etkili yazarı Henry George, kariyerini toprakta özel mülkiyetin yakıcı bir eleştirmeni olarak kurdu. Sosyolojinin kurucularından Georg Simmel, kimliğin bireyci kavranışına bir eleştiri olarak "ağ" fikrini ortaya attı. Yaygın biçimde Amerikan demokrasisinin en büyük filozofu sayılan John Dewey, bu fikri somutlaştıran standart ulusal ve eyalet kurumlarının demokrasinin gerektirdiği şeyin yüzeyini bile zar zor çizdiğini savundu. Norbert Wiener, bu tür zengin etkileşimli sistemleri inceleyen bir alan için "sibernetik" terimini icat etti. Bu öncüler, inşasına yardım ederken bile modernliğin kutusunun sınırlarını sezerek, o kutunun dışındaki bir toplumsal dünyayı hayal etmemize yardım ettiler ve çeşitlilik boyunca işbirliğinin olanaklarından yararlanan bir Bağlantılı Toplum vizyonuna giden yolu gösterdiler.
Modernliğin sınırları
Özel mülkiyet. Bireysel kimlik ve haklar. Ulus devlet demokrasisi. Bunlar çoğu modern liberal demokrasinin temelleridir. Ne var ki temelde monist ve atomcu bir zemine dayanırlar. Bireyler atomlardır; ulus devlet onları bağlayan bütündür. Her yurttaş, toplumun dokusunu oluşturan ve herhangi bir devletin yalnızca bir toplumsal öbek olduğu bir ilişkiler ağının parçası olarak değil, bütünün gözünde eşit ve değiştirilebilir olarak görülür. Devlet kurumları özgür ve eşit bireylerle doğrudan, aracısız ilişkiler görür; gerçi bazı durumlarda federal ve diğer ikincil (örneğin kent, dinî ya da ailevi) kurumlar araya girer.
Modern toplumsal örgütlenmenin üç kurucu kurumu bu yapıyı en keskin biçimde temsil eder: mülkiyet, kimlik ve oy verme. Bunların her bir bağlamda nasıl işlediğini örnekleyecek, sonra ⿻ sosyal bilimin atomcu monizmin sınırlarına nasıl meydan okuduğuna ve onların ötesine geçmenin yollarını nasıl sunduğuna döneceğiz.
Mülkiyet
Bu hakka getirilen kısıtlamaların ve yükümlülüklerin çoğu hükûmetlerce konan basit ve tanıdık özel mülkiyet biçimleri, dünya genelindeki liberal demokrasilerde en yaygın sahiplik biçimidir. Çoğu ev tek bir bireye ya da aileye, ya da başka bir bireye veya aileye kiraya veren tek bir mülk sahibine aittir. Hükûmet dışı kolektif sahipliğin çoğu, tek-hisse-tek-oy ilkesiyle ve hissedar değerinin enbüyüklenmesiyle yönetilen standart bir anonim şirket biçimini alır. Topluluk çıkarlarına dayanarak özel mülk sahiplerinin haklarına ciddi kısıtlamalar getirilse de, bunlar ezici çoğunlukla ulusal, bölgesel/eyalet ve yerel/kent gibi az sayıda hükûmet düzeyinin düzenlemeleri biçimini alır. Bu uygulamalar, tarihin büyük bölümünde insan toplumlarının çoğunda geçerli olan mülkiyet rejimleriyle keskin bir karşıtlık içindedir; o rejimlerde bireysel sahiplik ender olarak mutlak biçimde kurumsallaşmıştı ve mülklerin haklı olarak nasıl kullanılıp değiş tokuş edilebileceğini çeşitli "geleneksel" beklentiler yönetirdi. Bu geleneksel yapılar, mülkiyeti pazarlanabilir bir "meta" kalıbına dökmeye çalışan modernlik ve sömürgecilik tarafından büyük ölçüde silindi; böylece tam toplumsal bağlam içinde mümkün olandan çok daha geniş bir amaçlar kümesi için değiş tokuşa ve yeniden kullanıma olanak tanındı.[2]
Kimlik
Modernlik öncesinde bireyler, geçim, besin ve anlam gibi her şeyi sağlayan ve çoğunlukla kaçınılmaz olan akrabalık temelli kurumların içine kök salmış ailelerde doğardı. İnsanlar iyi tanıdıklarının sınırlarının ötesine ender olarak yolculuk ettiğinden "resmî belgeler" ne gerekli ne de yararlıydı. Bu kurumlar Roma İmparatorluğu ve onun ardından Hıristiyanlığın yayılmasıyla aşındı.[3] Ortak çağın ikinci binyılının ilk yüzyıllarında Avrupa kentleri büyürken, manastırlar, üniversiteler ve loncalar gibi çeşitli akrabalık dışı toplumsal kurumların ortaya çıkışıyla kentlilerin kişisel olmayan toplumsallığı biçimlenmeye başladı. Bu tür kurumlarla ilişkilerin kâğıda dayalı işaretleri, gayriresmî akrabalık temelli tanınmanın yerini almaya başladı ve sonunda doğumların evrensel kaydına yol açtı.[4]
Bu, kişisel ilişkilere bağımlılığın aşılmasına yardım etti ve kimliğin temelini devletle kurulan bir ilişkiye oturttu; bu ilişki de çocukların spor takımlarından tıbbi bakım sağlayıcılarına uzanan pek çok başka kurum türü için bir güven çıpası işlevi gördü. Bu soyut temsiller, insanların dünyada sıkı bir toplumsal dünya içinde "kimi tanıdıklarına" ya da "nereye uyduklarına" göre değil, devlete göre soyutlanmış evrensel bir anlamda kim olduklarına göre yol almasını sağladı. Böylece bu "WEIRD" (Western Educated Industrialized Rich Democratic: Batılı, Eğitimli, Sanayileşmiş, Zengin, Demokratik) evrenselcilik, kimliğin toplumsal gömülülüğünden koptu ve bunu yaparken insanları pasaportlar ve ulusal kimlik kartları gibi hükûmetlerce verilen modern kimlik biçimlerini kullanarak çok daha geniş biçimde yolculuk etmek ve etkileşmek üzere "özgürleştirdi".
Oy verme
Çoğu liberal demokraside "tek-kişi-tek-oy" ilkesi demokratik sürecin kutsal çekirdeği sayılır. Elbette çeşitli temsil düzenleri (çok üyeli nispi temsil ya da tek üyeli seçim bölgeleri), denge ve denetim mekanizmaları (çok meclisli ya da tek meclisli yasama organları, parlamenter ya da başkanlık sistemi) ve federalizm dereceleri çeşitli biçimlerde değişir ve yeniden bileşir. Ne var ki hem halkın hayal gücünde hem de resmî kurallarda, grupların toplumsal bileşimi ne olursa olsun sayısal çoğunlukların (ya da bazı durumlarda nitelikli çoğunlukların) üstün gelmesi gerektiği fikri, demokrasinin tipik olarak anlaşılma biçiminin çekirdeğindedir.[5] Bu da yine, loncalardan dinî cemaatlere ve etnik gruplara uzanan çeşitli toplumsal gruplara ses veren yapılar dâhil, dünyanın ve tarihin büyük bölümündeki karar alma yapılarıyla karşıtlık oluşturur.
Bu rejim, geleneksel, müştereklere dayalı mülkiyet sistemlerinin, topluluk temelli kimliğin ve çok kesimli temsilin, modern devlete dönüşecek olanın "akılcılığı" ve "modernliği" uğruna süpürülüp atıldığı Rönesans ve Aydınlanma sırasında gelişmeye başladı.[6] Bu sistem sanayi ve sömürgecilik yüzyılı olan on dokuzuncu yüzyılda sağlamlaştı ve tam anlamıyla dünyayı fethetti; Max Weber'in yapıtında kanonlaştı ve nihai ifadesine, mülklerin düzenli şekillere ve boyutlara daha da akılcılaştırıldığı, kimlik belgelerinin biyometriyle güçlendirildiği ve tek-kişi-tek-oy sistemlerinin geniş bir örgüt yelpazesine yayıldığı yirminci yüzyıl ortasının "yüksek modernizmi"nde ulaştı.
Dünya genelinde hükûmetler ve örgütler bu sistemleri bazı iyi nedenlerle benimsedi. Basittiler ve dolayısıyla ölçeklenebilirlerdi; çok farklı geçmişlerden gelen insanların birbirini hızla anlamasını ve böylece verimli biçimde etkileşmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar müştereklere dayalı mülkiyet sistemleri, dışarıdan gelenlerin ve sanayicilerin yerel âdetlerden oluşan bir çalılıkta yol almasını olanaksız kıldığında yeniliği engellerken, özel mülkiyet değişimi engelleyebilecek olanların sayısını azaltarak kalkınmaya ve ticarete bir yol açtı. Yirminci yüzyılda hükûmeti dönüştüren sosyal refah düzenlerinin yöneticileri, hakların tek, düz ve açık bir veri tabanı olmasaydı emekli aylıklarına ve işsizlik ödeneklerine geniş erişim sağlamakta zorlanırdı. Ve ABD Anayasası'na giren türden ince uzlaşmalara, hele modern dünyanın karmaşıklığına ayak uyduracak kadar zengin olanlarına ulaşmak, demokratik hükûmetin yayılma olasılığını muhtemelen baltalardı.
Henry George ve ağa yayılmış değer
Karl Marx'ı ve Adam Smith'i daha keskin biçimde hatırlıyoruz, ama yaşamı boyunca ve hemen ardından belki de en büyük etkiyi bırakan toplumsal düşünür Henry George'du.[7] Yıllarca İngilizcede İncil dışında en çok satan kitap olan Progress and Poverty'nin yazarı George, yirminci yüzyıl başının en başarılı siyasal hareketlerinin ve hatta kültürel yapıtlarının pek çoğuna esin kaynağı oldu, hatta tartışmasız biçimde onları kurdu:[8]
- New York Belediye Başkanlığı için Birleşik Emek adayı olarak neredeyse kazanmasıyla Amerikan merkez solu;
- adlarını onun yapıtından alan İlerlemeci ve toplumsal müjde hareketleri;
- yukarıda Yushan'dan Bir Bakış bölümümüzde gördüğümüz gibi iktisadi ayağı sağlam biçimde Georgeciliğe dayanan Üç İlkecilik;
- ve alternatif bir kurallar kümesinin tekelden nasıl kaçınabileceğini ve ortak refahı nasıl olanaklı kılabileceğini göstermek üzere "The Landlord's Game" adlı eğitici bir araç olarak doğan Monopoly oyunu.[9]
George pek çok konuda yazdı; örneğin gizli oy fikrinin doğuşuna katkıda bulundu. Ama en çok, değerinin hiçbir zaman tek bir mal sahibine ait olamayacağını savunduğu toprak üzerinde bir "tek vergi" savunusuyla ünlendi. En ünlü örneğinde okurlardan, güzel ama türdeş topraklarla dolu açık bir savan hayal etmelerini ister; oraya bir yerleşimci gelir ve ailesi için gelişigüzel seçilmiş büyük bir parseli sahiplenir. Sonraki yerleşimciler geldiğinde, arkadaşlıktan yararlanmak, işbölümü yapmak ve okullar ile kuyular gibi paylaşılan tesislerden faydalanmak için ilkinin yakınına yerleşmeyi seçerler. Daha çok yerleşimci geldikçe kümelenmeyi sürdürürler ve toprağın değeri yükselir. Birkaç kuşak içinde ilk yerleşimcinin torunları, kendi çabalarıyla pek ilgisi olmaksızın, yalnızca çevrelerinde büyük bir kent kurulduğu için, hareketli bir metropolün merkezinin büyük bölümünün toprak sahipleri olarak, hayal edilemeyecek kadar zengin bulurlar kendilerini.
George, topraklarının değerinin haklı olarak o aileye ait olamayacağında ısrar etti: bu, vergiyle geri alınması gereken kolektif bir üründü. Böyle bir vergi yalnızca adil değildi, iktisadi kalkınma için de kritikti; bunu özellikle bu kitabın yazarlarından biri de dâhil sonraki iktisatçılar vurguladı. Bu tür vergiler, özellikle Tayvan'da olduğu gibi özenle tasarlandığında, mülk sahiplerinin topraklarını üretken biçimde kullanmasını ya da başkalarının kullanmasına izin vermesini güvence altına alır. Sağladıkları gelir, toprağa değer veren paylaşılan altyapıyı (o okullar ve kuyular gibi) destekleyebilir; bu fikre "Henry George Teoremi" denir. Bütün bu noktalara Sosyal Piyasalar bölümümüzde geri döneceğiz.
Ne var ki bu sav Leo Tolstoy'dan Albert Einstein'a siyasetçilere ve aydınlara ne kadar çekici gelmiş olursa olsun, pratikte yanıtladığından çok daha fazla soru doğurdu. Toprağın bireysel bir sahibe ait olmadığını söylemek, kime ya da neye ait olduğu konusunda hiçbir şey söylemez. Kente mi? Ulus devlete mi? Dünyaya mı?
Bu bir teknoloji kitabı olduğuna göre, zarif bir örnek her iki yazarın ve George'un kendisinin de yaşamlarının bir bölümünü geçirdiği ve dünyanın en pahalı topraklarından bazılarına sahip olan San Francisco Körfez Bölgesi'dir. Bu toprağın muazzam değeri kime aittir?
- Kesinlikle, bilgisayar sanayisinin çevrelerinde büyümesi talihine erişmiş ev sahiplerine değil. Peki belki bölgedeki kentlere? Pek çok reformcu, zaten parçalı olan ve gelişmeyi engelleme eğilimi gösteren bu kentlerin, toprak değerlerindeki mucizevi artışın kredisini pek üstlenemeyeceğini savundu.
- Belki de çeşitli akademisyenlerin Silikon Vadisi'nin dinamizminin çoğunu atfettiği Stanford Üniversitesi ile Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'e mi?[10] Bunlar kuşkusuz bir rol oynadı, ama Körfez Bölgesi topraklarının tüm değerini iki üniversiteye atfetmek tuhaf olurdu; özellikle bu üniversiteler ABD hükûmetinin mali desteğiyle ve ülke genelindeki başka üniversitelerin işbirliğiyle başarıya ulaşmışken.
- Belki Kaliforniya Eyaleti'ne mi? Tartışmasız biçimde ulusal savunma sanayisi, interneti yaratan araştırma kompleksi (aşağıda tartıştığımız gibi) ve siyasal kurumlar, eyalet düzeyindeki her şeyden çok daha büyük bir rol oynadı.
- Öyleyse ABD'ye mi? Ama elbette yazılım sanayisi ve internet küresel olgulardır.
- Öyleyse genel olarak dünyaya mı? Böyle bir toprağın değerini anlamlı biçimde alıp dağıtabilecek bir dünya hükûmetinin esasen var olmamasının ötesinde, bütün toprak değerini böylesi yüksekliklere soyutlamak bir tür sorumluluktan kaçmadır: yazılım sanayisinin değeri açısından yukarıdaki varlıkların çoğu açıkça yalnızca "tüm dünya"dan daha ilgilidir; o yolu izlersek küresel hükûmet sırf varsayılan olarak her şeyi yönetir hâle gelirdi.
İşleri daha da karmaşıklaştıran şu: mülkten elde edilen gelir, sahip olmanın anlamının yalnızca bir parçasıdır. Hukukçular mülkiyeti tipik olarak bir haklar demeti olarak tanımlar: "usus" (toprağa erişmek), "abusus" (üzerine inşa etmek ya da elden çıkarmak) ve "fructus" (ondan kazanç sağlamak). Körfez Bölgesi'nin toprağına hangi koşullarda kim erişebilmelidir? Üzerine ne inşa etmeye ya da bunu yapma münhasır haklarını başkalarına satmaya kimin izni olmalıdır? Bu soruların çoğu George'un yazılarında çözülmek bir yana neredeyse hiç ele alınmadı. Bu anlamda yapıtı, özel mülkiyetin sunduğu kolay yanıtların ötesine geçmeye yönelik yararlı bir çağrıdır; belki de son derece etkili fikirlerinin ancak Estonya ve Tayvan gibi az sayıda (kabul edelim, çok başarılı) yerde kısmen hayata geçirilmiş olmasının nedeni budur.
George'un üzerine düşünmeye ve nasıl tasarlanacağını hayal etmeye davet ettiği dünya, böylece bir ⿻ değer dünyasıdır; farklı ölçeklerde yerelleşmiş çeşitli varlıkların (üniversiteler, belediyeler, ulus devletler vb.) hepsinin değer yaratmaya farklı derecelerde katkıda bulunduğu bir dünya; tıpkı dalga ve nöron ağlarının, parçacıkların çeşitli konumlarda bulunma olasılıklarına ya da bir zihinde düşüncelerin oluşmasına farklı derecelerde katkıda bulunması gibi. Ve hem adalet hem üretkenlik açısından mülkiyet ve değer, farklı derecelerde bu kesişen toplumsal çevrelere ait olmalıdır. Bu anlamda George, ⿻ sosyal bilimin kurucularından biriydi.
Georg Simmel ve kesişimsel bölünebilir birey
Ama ağ düşüncesi George'un yapıtında örtük olarak bulunuyorduysa, onu açık kılmak ve kazara ona bir ad vermek Atlantik'in öte yakasındaki bir başka düşünüre kaldı. Şekil B'de görülen Georg Simmel, yirminci yüzyıl dönümünde toplumsal ağlar fikrinin öncülüğünü yapan Alman filozof ve sosyologdu. Yapıtının bir "ağ"a (web) odaklandığı biçimindeki yanlış çevirisi sonunda "dünya çapına" ulaştı. Reinhard Bendix, Simmel'in 1908 tarihli klasik Soziologie'sinin 1955'teki çevirisinde, "neredeyse anlamsız" bulduğu doğrudan çeviri "toplumsal çevrelerin kesişimi" yerine Simmel'in fikrini "grup bağlılıkları ağı" (web of group-affiliations) olarak betimlemeyi seçti.[11] Etki çizgilerini tam olarak izlemek zor olsa da, Bendix'in tersi bir seçim yapması hâlinde internetten "dünya çapında ağ" (world wide web) yerine "kesişen küresel çevreler" diye söz ediyor olabileceğimiz mümkündür.[12]
Simmel'in "kesişimsel" kimlik kuramı, hem geleneksel bireyci/atomcu (o dönemde sosyolojide Max Weber'in yapıtıyla temsil edilen ve Liberteryenizm üzerinde derin etkisi olan) hem de kolektivist/yapısalcı (o dönemde Émile Durkheim'ın sosyolojisiyle temsil edilen ve Teknokrasi üzerinde derin etkisi olan) açıklamalara bir alternatif sundu. Simmelci bakış açısından her ikisi de, daha zengin bir temel kuramın uç indirgemeleri/izdüşümleri olarak görünür.
Ona göre insanlar derinden toplumsal yaratıklardır ve dolayısıyla kimlikleri derinlemesine toplumsal ilişkileri yoluyla oluşur. İnsanlar benlik duygularının, amaçlarının ve anlamlarının kritik yönlerini toplumsal, dilsel ve dayanışmacı gruplara katılım yoluyla kazanır. Basit toplumlarda (örneğin yalıtılmış, kırsal ya da kabilesel) insanlar yaşamlarının çoğunu yukarıda betimlediğimiz akrabalık gruplarıyla etkileşerek geçirir. Bu çevre onların kimliğini (başlıca) kolektif olarak tanımlar hâle gelir; basit toplumları inceleyen akademisyenlerin çoğunun (örneğin antropolog Marshall Sahlins) yöntemsel kolektivizmi benimseme eğiliminde olmasının nedeni budur.[13] Ne var ki yukarıda belirttiğimiz gibi, toplumlar kentleştikçe toplumsal ilişkiler çeşitlenir. İnsanlar bir çevreyle çalışır, bir başkasıyla ibadet eder, üçüncüsüyle siyasal davaları destekler, dördüncüsüyle eğlenir, beşincisiyle bir spor takımını destekler, altıncısıyla birlikte ayrımcılığa uğrayan olarak kendini tanımlar ve böyle sürer gider. Bu çeşitli bağlılıklar birlikte bir kişinin kimliğini oluşturur. Bu bağlılıklar ne kadar çoğalır ve çeşitlenirse, başka birinin tam olarak aynı bağlılık kesişimini paylaşması o kadar olasılık dışı hâle gelir.
Bu gerçekleştikçe insanlar, ortalamada, herhangi bir anda çevrelerindekilerle tam benlik duygularının daha azını paylaşır hâle gelir; kendilerini "biricik" (olumlu bir yorumla) ve "yalıtılmış/anlaşılmamış" (olumsuz bir yorumla) hissetmeye başlarlar. Bu, onun "niteliksel bireysellik" dediği bir duygu yaratır ve karmaşık kentsel ortamlara odaklanan sosyal bilimcilerin (iktisatçılar gibi) neden yöntemsel bireyciliği benimseme eğiliminde olduğunu açıklamaya yardım eder. Ne var ki Simmel'in ironik biçimde işaret ettiği gibi, böylesi bir "bireyleşme" tam da "birey" pek çok bağlılık arasında bölündüğü ve böylece bölünebilir hâle geldiği için ve o ölçüde gerçekleşir. Böylece yöntemsel bireycilik (ve yukarıda vurguladığımız, onun meşrulaştırdığı, ulus devletlerin onun deyişiyle "eşitlikçi bireyciliği") "bölünmez bireyi" toplumsal çözümlemenin indirgenemez ögesi sayarken, Simmel bunun yerine bireylerin modern, kentsel toplumların karmaşıklığının ve dinamizminin beliren bir özelliği olarak mümkün hâle geldiğini öne sürer.
Böylece ulusal kimlik sistemlerinin toplulukların prangalarından sıyırmaya çalıştığı birey, aslında bu toplulukların büyümesinden, çoğalmasından ve kesişmesinden doğar. Gerçekten adil ve verimli bir mülkiyet rejimi böylesi ağsal karşılıklı bağımlılığı tanıyıp hesaba katacağı gibi, modern yaşamı gerçekten güçlendiren ve destekleyen kimlik sistemlerinin de onun ⿻ yapısını yansıtması gerekir.
John Dewey'nin beliren kamuları
Bölünebilir birey kimliği bu kadar akışkan ve dinamikse, onu oluşturmak üzere kesişen toplumsal çevrelerin de öyle olması gerekir. Simmel'in vurguladığı gibi, yeni toplumsal gruplar sürekli oluşurken eskiler geriler. Kendi dönemi için öne çıkardığı üç örnek şunlardır: emeğin genel çıkarını temsil eden, kesimler arası "işçi dernekleri"nin o sırada henüz yeni olan oluşumları, beliren feminist dernekler ve kesimler arası işveren çıkar grupları. Bu tür yeni çevreler yaratmanın kritik yolu, bu yeni grubun birbirini tanıyıp anlayabileceği ve böylece daha geniş toplumdaki başkalarıyla paylaşmadıkları ortak şeylere sahip olabileceği yerlerin (örneğin işçi lokalleri) ya da yayınların (örneğin işçi gazeteleri) kurulmasıydı. Bu bağlar gizlilikle güçlendi; çünkü paylaşılan sırlar hem ayırt edici bir kimlik ve kültüre hem de dışarıdakilerin fark edemeyeceği biçimlerde ortak bir çıkar doğrultusunda eşgüdüme olanak tanıyordu.[14] Bu paylaşılan ama gizli bilgiyi geliştirmek, beliren toplumsal çevrenin kolektif bir fail olarak davranmasını sağlar.
Siyaset felsefesini tanımlayan 1927 tarihli yapıtı The Public and its Problems'da, (Yushan'dan Bir Bakış bölümünde tanıştığımız) John Dewey, kendi deyişiyle bu "beliren kamular"ın siyasal sonuçlarını ve dinamiklerini ele aldı.[15] Dewey'nin görüşleri, Çin'den dönüşünün ardından ilerlemeci hareketin "demokratik" kanadının lideri olarak sol teknokrat Walter Lippmann ile yürüttüğü bir dizi tartışmadan doğdu; Dewey, Lippmann'ın 1922 tarihli Public Opinion kitabını "demokrasinin mevcut kavranışına yöneltilmiş en etkili suçlama" sayıyordu.[16] Tartışmada Dewey, Lippmann'ın mevcut kurumların giderek karmaşıklaşan ve dinamikleşen bir dünyaya elverişsiz olduğu yönündeki eleştirisini tümüyle benimserken demokrasiyi kurtarmaya çalıştı.
Toplumsal dinamizm için bir dizi gücü kabul etmekle birlikte Dewey, özellikle teknolojinin yeni kamuları zorunlu kılan yeni karşılıklı bağımlılık biçimleri yaratmadaki rolüne odaklandı. Demiryolları, birbiriyle asla karşılaşmayacak insanları ticari ve toplumsal olarak birbirine bağladı. Radyo, binlerce kilometre boyunca ortak siyasal anlayış ve eylem yarattı. Sanayiden kaynaklanan kirlilik nehirleri ve kent havasını etkiliyordu. Bütün bu teknolojiler, yararları yerel ve ulusal sınırlara pek aldırmadan yayılan araştırmalardan doğdu. Bu karşılıklı bağımlılık biçimlerinden doğan toplumsal sorunlar (örneğin demiryolu tarifelerinin yönetişimi, güvenlik standartları ve hastalık yayılımı; kıt radyo kaynağına erişimde adalet) hem kapitalist piyasalar hem de önceden var olan "demokratik" yönetişim yapıları tarafından kötü yönetilir.
Piyasalar başarısız olur; çünkü bu teknolojiler piyasa gücü, yaygın dışsallıklar ("ağ dışsallıkları" gibi) yaratır ve daha genel olarak, bütünün (örneğin demiryolu ağının) parçalarının toplamından büyük olduğu "süpermodülerlik" (bazen "artan getiriler" de denir) sergiler; Sosyal Piyasalar bölümümüze bakınız. Kapitalist girişimler ilgili bütün "taşmaları" hesaba katamaz; kattıkları ölçüde de piyasa gücü biriktirir, fiyatları yükseltir ve katılımcıları dışlar, böylece artan getirilerin yarattığı değeri baltalar. Bu karşılıklı bağımlılıkları "piyasaya bırakmak" böylece risklerini ve zararlarını ağırlaştırırken olanaklarından yararlanmakta başarısız olur.
Dewey demokrasiye kariyerinin en temel ilkesi olarak saygı duyuyordu; ona geri dönmeden bir paragraf bile geçmez. Demokratik eylemin piyasaların kusurlarını giderebileceğine kesinlikle inanıyordu. Yine de mevcut "demokratik" kurumların sınırlarını en az kapitalizminkiler kadar ciddi görüyordu. Sorun şu ki, Dewey'ye göre mevcut demokratik kurumlar, teknolojinin yarattığı beliren sorunlar açısından gerçekten demokratik değildir.
Özellikle, bir kurumun "demokratik" olduğunu söylemek yalnızca katılım ve oy verme içerdiği anlamına gelmez. Pek çok oligarşide bu biçimler vardı, ama yurttaşların çoğunu kapsamıyorlardı ve dolayısıyla demokratik değillerdi. Dewey'nin zihninde, bir köyün işlerini doğrudan yöneten küresel bir "demokrasi" de demokratik sayılmazdı. Gerçek demokrasinin çekirdeğinde, söz konusu olguyla yaşamları fiilen biçimlenen insanlar kümesi olan "ilgili kamu"nun o sorunu yönetmesi fikri vardır. Teknoloji sürekli olarak, neredeyse hiçbir zaman mevcut siyasal sınırlara tam olarak denk düşmeyecek yeni karşılıklı bağımlılık biçimleri ortaya çıkardığından, gerçek demokrasi yeni kamuların sürekli belirmesini ve mevcut yetki alanlarını yeniden biçimlendirmesini gerektirir.
Dahası, yeni karşılıklı bağımlılık biçimleri çoğu birey tarafından gündelik yaşamında kolayca algılanmadığından Dewey, kendisinin "sosyal bilim uzmanları" dediği, ama terimi daha fazla zorlamadan "girişimciler", "liderler", "kurucular", "öncüler" ya da bizim yeğlediğimiz biçimde "aynalar" diyebileceğimiz kişiler için kritik bir rol gördü. Tıpkı George Washington'ın liderliğinin ABD'nin hem kendini bir ulus olarak hem de görev süresinin ardından kaderini demokratik biçimde seçmek zorunda olan bir ulus olarak algılamasına yardım etmesi gibi, bu tür aynaların rolü de yeni bir karşılıklı bağımlılık biçimini (örneğin işçiler arasındaki dayanışmayı, karbondan küresel ısınmaya uzanan zinciri) algılamak, bunu ilgililere hem sözle hem eylemle açıklamak ve böylece yeni bir kamunun var olmasını sağlamaktır. Tarihsel örnekler arasında sendika liderleri, kırsal elektrik kooperatiflerinin kurucuları ve Birleşmiş Milletler'i kuran liderler sayılabilir. Bu beliren kamu bir kez anlaşılıp tanındığında ve yeni karşılıklı bağımlılığı yönetmek üzere güçlendirildiğinde, tıpkı Washington'ın Mount Vernon'a dönmesi gibi aynanın rolü de silinir.
Böylece Simmel'in bölünebilir birey kimliği felsefesinin ayna görüntüsü olarak Dewey'nin demokrasi ve beliren kamular kavrayışı, hem derinden demokratiktir hem de demokrasiye ilişkin alışılmış kavrayışımıza meydan okur, hatta onu altüst eder. Bu kavrayışta demokrasi, sabit sınırları olan bir ulus devletin durağan temsil sistemi değildir. Piyasadan bile daha dinamik bir süreçtir; toplumsal kurumları yenilemek ve yeniden hayal etmek için kendilerinin de çözülmemiş toplumsal gerilimlerin kesişimi oluşundan yararlanan, çeşitli girişimci aynaların önderlik ettiği bir süreç. Ulus devlet temelli oylamanın standart kurumları, böyle bir sürecin yanında, Newton mekaniğinin altta yatan kuantum ve görelilik gerçekliğinin yanında olduğu kadar soluk bir gölgedir. Gerçek demokrasi ⿻ ve sürekli evrilen olmalıdır.
Norbert Wiener'in sibernetik toplumu
Bütün bu eleştiriler ve düşünce yönelimleri düşündürücü, ama hiçbiri eyleme ve daha ileri bilimsel gelişmeye açık yollar sunmuyor gibi görünüyor. Toplumsal örgütlenmenin ⿻ doğasının anlaşılması, yeni toplumsal örgütlenme biçimlerinin bilimsel bir motoruna dönüştürülebilir miydi? Bu varsayım, Norbert Wiener'in modern "sibernetik" alanını filizlendirdiği tohumdu; dijital teknolojiyi betimlemek için kullanılan bütün "siber" kullanımları ve pek çok kişiye göre benzer çalışmalara sonradan verilen "bilgisayar bilimi" adı buradan gelir. Wiener sibernetiği "(hayvan ve makine gibi karmaşık sistemlerde) denetim ve iletişim bilimi" olarak tanımladı; ama belki en geniş kabul gören anlam, "ağlar içinde iletişimin ve ağların, ağlar tarafından, ağlar için yönetişiminin bilimi" gibi bir şeydir.[17] Sözcük, pek çok kürekçisinin girdileriyle yönlendirilen bir gemi benzetmesinden, Yunancadan alınmıştır.
Wiener'in bilimsel çalışması neredeyse yalnızca fiziksel, biyolojik ve bilgi sistemlerine odaklandı; organların ve makinelerin homeostazı nasıl elde edip koruyabildiğini araştırdı, bilgi iletim kanallarını ve bunların böyle bir dengeye ulaşmadaki rolünü nicelleştirdi vb. Kişisel ve siyasal olarak barışçıydı, kapitalizmin sibernetik istikrar ve homeostaz yaratmanın temel ilkelerini karşılamakta başarısız olduğunun sert eleştirmeniydi ve teknolojinin köktenci biçimde daha sorumlu kullanımını ve yaygınlaştırılmasını savunuyordu.[18] Derin bir toplumsal reform olmadan bilimsel çalışmasının hiçlikten beter bir şeye varacağından umutsuzdu; Cybernetics'in girişinde şöyle yazdı: "Bu yeni çalışma alanının sunduğu, insanı ve toplumu daha iyi anlamanın iyiliğinin, iktidarın yoğunlaşmasına yaptığımız arızi katkıyı öngörüp ağır basabileceğini umanlar var (iktidar, varoluş koşulları gereği her zaman en vicdansızların elinde yoğunlaşır). 1947'de yazıyorum ve bunun çok cılız bir umut olduğunu söylemek zorundayım." Bu yüzden Wiener'in, "bu kitabın içerebileceği yeni düşünme yollarının toplumsal etkililiğine… hatırı sayılır… umutlar" bağlayan pek çok sosyal bilimci ve reformcuyla dostluk kurması şaşırtıcı değil.
Yine de kanaatleri paylaşmakla birlikte, bu umutların çoğunlukla "yanlış" olduğuna inanıyordu. Böyle bir programı "gerekli" görse de, "mümkün olduğuna inanamıyordu". Kuantum fiziğinin parçacıklar düzeyinde kesinliğin olanaksızlığını gösterdiğini ve dolayısıyla bilimin başarısının, parçacıklar düzeyinin çok üstünde yaşamamızdan kaynaklandığını; ama toplumlar içindeki varoluşumuzun ta kendisinin, aynı ilkelerin sosyal bilimi esasen doğası gereği olanaksız kıldığı anlamına geldiğini savundu. Böylece George'un, Simmel'in ve Dewey'nin çalışmalarının dayanabileceği bilimsel temelleri sunmayı ne kadar umsa da, "olanaklarına ilişkin abartılı beklentiler" konusunda kuşkuluydu.
Bütün bu yazarlarda pek çok ortak iplik görüyoruz. Toplumun ⿻ ve katmanlı doğasının takdirini görüyoruz; bu doğa çoğu zaman doğa bilimlerindeki diğer olgulardan bile daha büyük karmaşıklık gösterir: bir elektron tipik olarak tek bir atomun ya da molekülün çevresinde döner, bir hücre tek bir organizmanın parçasıdır ve bir gezegen tek bir yıldızın çevresinde döner; oysa insan toplumunda her kişi, hatta her örgüt, birden çok kesişen daha büyük varlığın parçasıdır ve çoğu zaman bunların hiçbiri bir diğerinin tümüyle içinde değildir. Peki sosyal bilimlerdeki bu ilerlemeler, benzer biçimde daha ileri toplumsal teknolojilere nasıl çevrilebilir? Bir sonraki bölümde bunu keşfedeceğiz.
John Dewey, The Public and its Problems (New York: Holt Publishers, 1927): p. 81. ↩︎
Karl Polanyi, The Great Transformation (New York: Farrar & Rinehart, 1944). ↩︎
Joseph Henrich, The WEIRDest People in the World How the West Became Psychologically Peculiar and Particularly Prosperous, (New York Macmillan, 2010). ↩︎
Ne var ki evrensel doğum kaydının çok yeni bir olgu olduğunu ve ABD'de ancak 1940'ta gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Sosyal Güvenlik Numaraları için evrensel kayıt ise, doğumların kaydedildiği ilçe düzeyindeki yönetimlerle işbirliği içinde federal düzeyde Doğumda Numaralandırma uygulamasının başlatıldığı 1987'ye dek başlamamıştı bile. ↩︎
Elbette pek çok bakımdan kuralı doğrulayan sınırlı istisnalar var. En dikkat çekici iki örnek "azalan orantılılık" ve "ortaklaşa yönetim"dir (konsosyasyonalizm). Pek çok federal sistem (örneğin ABD) daha sonra döneceğimiz azalan orantılılık ilkesini uygular: yani daha küçük alt birimler (örneğin ulusal oylamada eyaletler) nüfuslarına göre fazla temsil edilir. Bazı ülkelerde ayrıca, belirlenmiş toplumsal grupların (örneğin dinlerin ya da siyasal partilerin) iktidarı belirli bir biçimde paylaşmayı kabul ettiği ortaklaşa yönetim yapıları vardır; böylece bir grubun oy payı düşse bile tarihsel gücünün bir kısmını korur. Yine de bu karşı örnekler az ve seyrektir ve genellikle süregiden tartışmaların konusudur; bunları standart tek-kişi-tek-oy yönünde "reforme etmek" için ciddi siyasal baskı vardır. ↩︎
Andreas Anter, Max Weber's Theory of the Modern State, (Palgrave Macmillan, 2014). ↩︎
Christopher William England, Land and Liberty: Henry George and the Crafting of Modern Liberalism (Baltimore, MD: Johns Hopkins University Press, 2023). ↩︎
Henry George, Progress and Poverty: An Inquiry into the Cause of Industrial Depressions and of Increase of Want with Increase of Wealth: The Remedy (New York: D. Appleton and Company, 1879) ↩︎
Mary Pilon, The Monopolists: Obsession, Fury and the Scandal Behind the World's Favorite Board Game (New York: Bloomsbury, 2015). ↩︎
AnnaLee Saxenian, The New Argonauts: Regional Advantage in a Global Economy (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2007). ↩︎
Georg Simmel, Soziologie: Untersuchungen Über Die Formen Der Vergesellschaftung, Prague: e-artnow, 2017. ↩︎
Miloš Broćić, and Daniel Silver, “The Influence of Simmel on American Sociology since 1975,” Annual Review of Sociology 47, no. 1 (July 31, 2021): 87–108, https://doi.org/10.1146/annurev-soc-090320-033647. ↩︎
Marshall Sahlins, Stone Age Economics (Chicago: Aldine-Atherton, 1972). ↩︎
Georg Simmel, “The Sociology of Secrecy and of Secret Societies,” American Journal of Sociology 11, no. 4 (January 1906): 441–98, https://doi.org/10.1086/211418. ↩︎
John Dewey, op. cit. ↩︎
Robert Westbrook, John Dewey and American Democracy (Ithaca, NY: Cornell University Press). ↩︎
Norbert Wiener, Cybernetics, Or Control and Communication in the Animal and the Machine (Paris: Hermann & Cie, 1948). ↩︎
Norbert Wiener, Human Use of Human Beings (Boston: Houghton Mifflin, 1950). ↩︎