⿻ Oylama

Bölümü dinle

Tüm zamanların en çok satan strateji oyunu Civilization VI'da oyuncular bir uygarlığı ilk yerleşimlerin doğuşundan yakın geleceğe kadar yönetir; kültür, askerî fetih, diplomatik destek, bilimsel başarı ve/veya dinsel etki yoluyla zafere koşarken diğer uygarlıklarla rekabet eder ve bazen işbirliği yapar. Oyunun yaygın biçimde benimsenen ve iklim değişikliği temalı genişleme paketi "Gathering Storm"da bütün dünyayı etkileyen diplomatik kararlar bir "Dünya Kongresi"nde alınır. Uygarlıklar ittifaklardan, altyapıdan vb. "diplomatik lütuf" biriktirir. Sonra bunları fosil yakıtların düzenlenmesi, nükleer silah denetimleri ya da göç kuralları gibi küresel politikaları etkilemek için harcayabilirler.

Civilization VI Dunya Kongresi ekran goruntusu; kongrenin 10 uyesini gosterir. Bazilarinin kimligi aciktir, bazilari soru isaretiyle gosterilmistir. Oyuncunun lutfunu harcayabilecegi politikalar sagda goruntulenir

Şekil 5-6-A. Bir oyuncu Civilization VI'nın 'Dünya Kongresi'nde biriktirdiği Diplomatik Lütfu nasıl harcayacağını seçiyor. Kaynak: Uygulamadan doğrudan ekran görüntüsü, adil kullanım.



Oy verirken ülkeler bir dizi seçenek arasından seçim yapabilir; örneğin hangi uygarlığın eylemlerinin dünya tarafından daha yakından incelenmek üzere hedefleneceği gibi. Her uygarlık ücretsiz olarak tek bir oy alır, ancak ek oylar artan bir oranda daha fazla diplomatik lütfa mal olur. A Şekli'nde gösterildiği gibi ilk ek oy 10, ikincisi 20 diplomatik lütfa mal olur ve böyle devam eder. Tek bir Kongre'de genellikle farklı konularda birkaç oylama yapılır; diplomatik lütuf Kongreler arasında biriktirilebilir ve özel konuları değerlendirmeye aday göstermek gibi başka amaçlar için de kullanılabilir. Böylece her uygarlık, her konunun kendisi için ne kadar önemli olduğunu ölçmek zorundadır. Sonra diplomatik lütfu kullanarak, önemsedikleri miktar o konuda daha fazla etkiye sahip olmanın artan maliyetiyle lütfu saklamanın değerine kıyasla eşitlendiği noktaya kadar oy "satın alır".

Bu oyun mekaniği, aşağıda inceleyeceğimiz üzere bugün oyunların dışında da yaygın biçimde kullanılan ve ikimizden birinin icat ettiği "karesel oylama" yordamının bir varyantıdır.[1] Yukarıdaki mantık nedeniyle yalnızca bireysel tercihlerin yönünü değil, güçlerini de toplulaştırır. Böylece bireysel eylem bağımsız olduğunda, yalnızca "en büyük sayılara" değil "en çok sayıda kişi için en büyük iyiliğe" dayanan kararlara yol açabilir.


Kitabın bu kısmının ana temalarından biri, işbirliğine dayalı teknolojilerin ve demokrasinin genellikle onlarla ilişkilendirdiğimiz kurumlardan ne kadar geniş olduğuydu. Ne var ki "demokrasi" hakkında düşündüğümüzde en çok akla gelen resmî kurumlar, oylama ve seçim yapma sistemleridir. Oylama yalnızca demokratik sistemlerde değil, daha geniş anlamda yönetişim rejimlerinde de kullanılır: kurumsal yönetişim, kooperatif konut yönetimi, kitap kulüpleri, oyunlar vb. Büyük ve çeşitli bir grubun, göreli olarak hızlı ve göreli olarak düşük maliyetle bir anlaşmazlık noktasında kesin bir karar vermesinin yolunu sunar. Olanak tanıdığı iletişim şimdiye dek betimlediğimiz teknolojilerden çok daha ince olsa da, çoğu kez çok daha geniş biçimde kapsayıcı bir süreç olabilir ve piyasaların sonuçlarından (en azından oy hakkına sahip genellikle sınırlı kesim arasında) tipik olarak daha meşru sayılan "ortak irade" hükümlerine yol açabilir. Bu bölümde oylamanın bugün en sık uygulandığı ortamlarda nasıl işlediğini ve işlemediğini, "kamusal iradenin" daha yüksek sadakatli sinyallerini yaratan karesel oylama (KO) gibi yenilikleri ve araştırmacıların büyük insan gruplarının geleceklerini birlikte nasıl seçebileceğini yeniden tahayyül etme biçimlerinin ufkunu araştıracağız.

Bugün oylama

Oylamanın en yaygın biçiminde bir topluluğun her üyesi, birbirini dışlayan birkaç seçenekten birini seçer ve en çok oy alan seçenek belirlenir. Kimileri bu pratiğin izini, sayıca üstün bir grubun belirli türden şiddetli çatışmalarda (Antik Yunan'daki falanks çarpışmaları gibi) galip gelme yetisine sürer; konumların gücünü sayarak bu çatışmalardan kaçınılabilirdi. Basitliğine karşın bu "çoğunluk kuralı", kullandığımız anlamda ⿻'nin özellikle ikna edici bir temsili değildir; bunun birkaç nedeni vardır:

  1. "İki kötünün ehveni" dinamiği yaratma eğilimindedir (siyaset bilimcilerin "Duverger Yasası" dediği); insanlar her ikisinden de hoşlanmasalar ve geride kalan bir seçenek daha geniş destek kazanabilecek olsa bile önde giden iki seçenekten birine oy vermeye zorlanır.[2] Bu durum özellikle zorunlu oy politikaları (nüfusun çeşitli kesimleri için, yani oy kullanmaya uygun yurttaşlar ya da kayıtlı seçmenler için oy vermeyi zorunlu kılan politikalar) olan Avustralya gibi ülkelerde geçerli olabilir. Bu politikalar seçmen katılımını artırabilse de[3], seçmenlerin "iki kötünün ehvenini" seçmeye zorlandığı ortamlara da katkıda bulunabilir.
  2. Birçok bağlamda böyle bir sayımda varsayılan basit eşitlik geniş biçimde meşru değildir. Bir oylamanın farklı katılımcılarının bir konuda farklı derecelerde meşru çıkarı olabilir (örneğin farklı nüfusları temsil etmek, bir toplulukta daha uzun süre geçirmiş olmak vb.).
  3. En iyi hâlinde bile, insanlar için farklı konuların ne kadar önemli olduğunu ve bunlar hakkında ne kadar bilgi sahibi olduklarını içermesi gereken genel bir "grup iradesi" duygusundan çok, bir çoğunluğun seçtiği yönü temsil eder. Buna çoğu kez "çoğunluğun tiranlığı" denir.

Yaygın biçimde kullanılan bir dizi oylama yordamı bu sınamaları sınırlı yollarla ele almayı amaçlar:

  • Sıralı tercihli ve onaylı oylama: Son dönemde popülerleşen bu iki sistem 1. sorunu kısmen ele alır. Sıralı tercihli sistemlerde katılımcılar bir dizi seçeneği sıralar ve karar bir biçimde bu tam listeye bağlı olur. En basit örnekler "eleme" türü sistemlerdir; adaylar kümesi kademeli olarak daraltılır ve bu olurken her kişinin kalan adaylar arasındaki en üst tercihi yeni oyu hâline gelir. Onaylı oylamada seçmenler istedikleri kadar seçeneği "onaylayabilir" ve en çok onaylanan seçenek belirlenir. Her iki yöntem de hem birebir anlamda çoklu oya izin vererek hem de Duverger "bozguncu etkisinden" kaçınarak hem daha büyük uzlaşmaya hem de daha büyük parti çeşitliliğine olanak tanıyarak ruhen ⿻ bir nitelik taşır. Ancak iktisat Nobel ödüllü Kenneth Arrow, "Olanaksızlık Teoremi"nde böylesine basit girdilere sahip hiçbir sistemin ortak iradenin "makul" bir temsilini genel olarak başaramayacağını ünlü biçimde kanıtlamıştır.[4]
  • Ağırlıklı oylama: Seçmenlerin eşitliğinin açıkça uygunsuz olduğu bağlamlarda ağırlıklı oylama düzenleri kullanılır. Yaygın örnekler kurumsal yönetişimde "bir hisse bir oy", federal ve konfederal organlarda (örneğin Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletler) nüfus büyüklüğüne dayalı oylama ve güç farklarına saygı göstermenin önemli sayıldığı bağlamlarda güç ölçütlerine (örneğin GSYİH) dayalı oylamadır. Ancak bu ağırlıklar çoğu kez önemli tartışmalara konu olur ve kendi paradokslarına yol açar; örneğin birinin bir şirketin %51'ini satın alıp varlıklarını yağmalayarak kalan %49'u kamulaştırdığı "%51 saldırısı" (ya da "tünelleme").[5]
  • Federal, orantılı ve konsosyasyonel temsil: Yukarıda tartıştığımız gibi oylama sistemleri genellikle biçimsel olarak "monist" olsa da, bunun yaratabileceği çoğunluk tiranlığını ele almaya çalışan önemli örnekler vardır. Federal, konsosyasyonel ve işlevsel sistemlerde coğrafyalar, dinler, etnik ya da meslekî gruplar gibi alt birimler, salt nüfuslarının ötesinde bir statüye sahiptir ve genellikle daha büyük grupların baskısından kaçınmayı amaçlayan bir tür özel ya da nüfusla orantısız ağırlık alır. Bu sistemler böylece çeşitli biçimlerde ⿻ öğeler barındırsa da, tasarımları genellikle gelişigüzel ve katıdır; artık ilgili toplumsal meseleleri izlemeyebilecek tarihsel baskı çizgilerine dayanır ya da mevcut ayrımları resmen tanıyarak pekiştirebilir; bu yüzden giderek daha az popüler hâle gelmişlerdir.[6] Daha esnek olan "orantılı temsil" sistemleridir; bir organdaki temsilciler aldıkları oyla orantılı olarak seçilir ve daha büyük denge sağlamaya yardım eder, ancak çoğu kez çoğunlukçu gerilimlerin "topunu" temsil organının koalisyon kurma kararlarına doğru en azından kısmen tekmeleyerek.

Böylece oylama kanonik bir demokratik teknoloji olsa da, paradokslarla, katılıkla ve geniş biçimde kabul gören çözülmemiş sorunlarla da doludur. Yeni bir yaklaşımlar kuşağı son dönemde mümkün olanı daha çarpıcı biçimde iyileştirmeye çalıştı.

Yarın ⿻ Oylama

Yukarıdaki sorunlar çeşitli görünse de iki soruya indirgenir: çıkarların derecelerini ve ağırlıklarını nasıl uygun biçimde temsil edeceğimiz ve temsili nasıl esnek ve uyarlanabilir kılacağımız. Nobel ödüllü Amartya Sen'in ünlü gözlemi uyarınca, tercihin gücü ve ağırlığı hesaba katıldığında Arrow Teoremi'yle ilgili sorunlar kaybolur; ağırlıklı oylama ise açıkça tam da bu meselelerle ilgilidir.[7] Alt grupların temsili zorludur; bunu yapmak için güçlü ⿻ nedenler vardır, ama bunu başarmanın birçok yolu yetersiz ya da aşırı katı ve buyurgan görünür. Bunlar, oyların aşırı basitliğiyle ilgili sorunun özüne dokunur: seçmenlerin düşünceleri ve tercihleri hakkında çok sınırlı bilgi taşırlar.

Son dönemdeki iki gelişme bu sorunları ele almak için heyecan verici, ancak eksik yaklaşımlar sundu. Birincisini bölümün başında öne çıkardık: karesel oylama ve oylama ağırlıklarını içermeye yönelik diğer ilgili yaklaşımlar. Karesel oylamanın kökeni, önde gelen çağdaş astrofizikçi Roger Penrose'un babası olan istatistikçi (ve ne yazık ki öjenist) Lionel Penrose'a dayanır. Oyları tartarken bir kararda iki kat meşru payı olan bir tarafa iki kat oy vermenin doğal ama yanıltıcı olduğunu belirtti. Bunun nedeni, bunun genellikle onlara iki kattan fazla güç vermesidir. Eşgüdümsüz seçmenler ortalamada birbirlerini götürür ve dolayısıyla tümüyle bağımsız 10.000 seçmenin toplam etkisi, 10.000 oya sahip tek bir kişinin etkisinden çok daha küçüktür.[8]

Penrose'la eşzamanlı olarak J.C.R. Licklider'in (yukarıdaki Kayıp Dao bölümündeki kahramanımızın) belirgin biçimde incelediği fiziksel bir benzetme nedenini görmekte yararlı olabilir.[9] Birinin sohbet etmeye çalıştığı gürültülü bir odayı düşünün. Çoğu kez gürültünün toplam desibeli, sohbet ettiği kişinin sesinin gücünden çok daha büyüktür. Yine de söylediklerini duymak çoğu kez mümkündür. Bunun bir bölümü insanın odaklanma kapasitesinden kaynaklanır, ama bir başka etken de arka planı tam olarak "gürültü" yapan şeyin, her katkı sunanın kişinin kulak verdiği (daha yakın) sesten çok daha zayıf olmasıdır. Bütün bu gürültünün sesleri büyük ölçüde birbiriyle ilişkisiz olduğundan, ortalamada birbirlerini götürme eğilimindedir ve yalnızca biraz daha güçlü olan tek sesin çok daha güçlü parlamasına olanak tanır. Görsel sinyal işleme de benzer olabilir; bir dizi karalama gri ya da kahverengi bir arka planda erir ve yalnızca biraz daha güçlü olan net bir mesajın buna karşı öne çıkmasını sağlar.

Arka plan sinyalleri tümüyle ilişkisiz olduğunda ve sayıca çok olduğunda, bunu matematiksel olarak hesaba katmanın basit bir yolu vardır: ilişkisiz sinyallerden oluşan bir dizi, sayılarının karekökü kadar büyürken, ilişkili bir sinyal gücüyle doğrusal orantılı olarak büyür. Böylece 10.000 ilişkisiz oy, yalnızca 100 ilişkili oy kadar ağır basacaktır. Bu, pay sahibine yalnızca orantılı olarak daha büyük güç vermek için oylama ağırlığının payının karekökü kadar büyümesi gerektiğini imler; bu ilkeye çoğu kez "azalan orantısallık" denir. Bu da yukarıdaki birkaç sınamayı ele almak için bir yön önerir: ağırlıklı ve basit oylamanın sezgileri arasında geometrik (çarpımsal) bir uzlaşma kurarak ve konular ile oylar boyunca tercih gücünün ifadesine olanak tanıyıp bir seçmenin herhangi bir konuya koyduğu "ağırlığın" karekökünü alarak. İlk fikir, Avrupa Birliği'nde üye ülkeler arasındaki yönetişimin çeşitli unsurlarında yaklaşık olarak kullanılan Penrose'un "karekök oylama" kuralıdır. İkincisi, yukarıda tartıştığımız ve başka bir örnek olarak harcamaları önceliklendirmek için Colorado Eyalet Meclisi'nde sıkça kullanılan KO kuralıdır.

Ancak şunu belirtmek önemlidir: bu temiz kurallar yalnızca seçmenler içeride kusursuz biçimde birleşik ve dışarıda kusursuz biçimde ilişkisiz/eşgüdümsüz olduğunda en iyidir. ⿻ düşünce bizi böylesine basitleştirici modellere karşı uyarır; bireyler ve örgütler arasındaki toplumsal bağları algılamamızı özendirir; elbette bunları bir oylama sistemi içinde hesaba katmak, bunları kaydedip hesaba katabilecek kimlik sistemleri gerektirir.

Son yıllarda zemin kazanan bir başka uyumlu yaklaşım "sıvı demokrasi"dir (SD). Bu fikrin izi, aynı zamanda KO'ya esin veren, birden çok oya sahip kişiler için oyların ağırlıklandırılması sorusunu ilk ortaya atan Charles Dodgson'ın (namıdiğer Alice Harikalar Diyarında çocuk klasiğinin yazarı Lewis Carroll) çığır açıcı çalışmasına kadar sürülebilir.[10] SD, orantılı temsil fikrini genişletir; herhangi bir seçmenin oy(lar)ını başkalarına devretmesine ve onların da bunları yeniden devredebilmesine olanak tanıyarak aşağıdan yukarıya, beliren temsil örüntülerine izin verir.[11] Bu tür sistemler, özellikle kurumsal ve diğer kâr amaçlı (örneğin DAO) yönetişimde, ayrıca İzlanda gibi sınırlı sayıda siyasi bağlamda giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak bu sistemler, devir çoğu kez az sayıda ele aktığından, gücü sıklıkla aşırı derecede yoğunlaştırma gibi talihsiz bir eğilime sahiptir. Bu eğilim başlangıçtaki coşkuyu bir ölçüde soğutmuştur.

Oylamanın sınırları

KO'nun ve SD'nin köklü ve dönüştürücü potansiyeli, gelecekte oylama sistemlerinin alışkın olduklarımızdan çok daha zengin olabileceği yolları imler. Olasılıklar neredeyse sonsuzdur, ama bu genişliği örneklemek için birkaç umut vaat edeni yararlıdır:

  • Bağıntı iskontosu ve özvektör oylama: KO ve Penrose kuralı, sırasıyla bireylerin ve/veya toplumsal grupların (uluslar gibi) oylama ağırlıklarına azalan orantısallık uygular (karekök kuralını kullanarak). Doğal bir uzantı, genel bir istatistiksel modelde olduğu gibi bireyler içinde ve arasında daha geniş bir bağıntı/eşgüdüm kaynağı çeşitliliğine olanak tanımak olurdu. Bu durumda en iyi kural muhtemelen toplumsal bağlantının derecesine dayalı kısmi "bağıntı iskontosu" ve belki de istatistiksel modellemede yaygın olduğu üzere eşgüdümü ve bağıntıyı yönlendiren altta yatan "temel" toplumsal etkenlerin saptanmasını içerecektir.[12] "Özdeğerler" denen bu altta yatan bağımsız etkenler daha sonra azalan orantısallığın uygulanabileceği "gerçek" bağımsız seçmenler olarak görülebilir; bu süreç PageRank'in işleyişinden pek de farklı değildir. Bu, konsosyasyonalizmin katılığından ve mevcut ayrımları pekiştirmesinden kaçınan dinamik, uyarlanabilir, eniyilenmiş bir sürümünü yaratabilir.
  • Uyarlanabilir temsil: Benzer biçimde uyarlanabilir temsile bir başka yaklaşım, tek üyeli seçim bölgesi ya da federal bir sistem olurdu; ancak sınırlar (yalnızca) coğrafyaya değil, coğrafi tür (kentsel-kırsal), ırk ya da eğitim gibi güncel toplumsal ayrımlara dayanırdı. Açıkça hem bu hem de önceki fikir, bu özelliklerin oylama sürecine girdi olabilmesi için büyük ölçüde bir ⿻ kimlik sistemine dayanır.
  • Öngörücü oylama: Robin Hanson uzun süredir öngörü piyasalarını (insanların gelecekteki sonuçlara bahis oynadığı) oylamayla birleştirmeyi savunmaktadır. İleri sürdüğü "Futarşi" önerisi bu iki öğe arasında daha temiz bir ayrıma odaklansa da, yukarıda anlatılan bu kitabın yönetişiminde böyle bir karışım kullanıyoruz; katılımcılar aynı anda hem oy verebiliyor hem bir kararın sonucunu öngörebiliyor ve doğru karar için ödüllendiriliyor.[13] Bu tür sistemler özellikle geniş bir öneri ya da seçenek yelpazesi olduğunda yararlı olabilir: öngörüler, oylamanın daha sonra karara bağlayabileceği, dikkati hak eden önerilere dikkat çekmeye yardım edebilir.
  • Karesel sıvı demokrasi: Yukarıda belirtildiği gibi, sıvı demokrasinin yol açabileceği güç yoğunlaşmalarından kaçınmanın doğal bir yolu azalan orantısallık kullanmaktır. ⿻'yi ilerleten kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan RadicalxChange, iç karar alma süreci için ilgili bir sistemi hayata geçirdi.
  • Destekli gerçek zamanlı oylama: Sıkça tartışılan bir başka fikir, dijital asistanların seçmenlerin bakış açılarını ve tercihlerini modellemeyi öğrenip onlar adına ve onların gözden geçirmesine/denetimine tabi olarak oy verebilmesi durumunda oylamanın çok daha sık ve ayrıntılı hâle getirilebileceğidir.[14]

Belki de en heyecan verici olasılık, bunların sonsuz çeşitliliği birleştirebilmesi; sonsuz çeşitliliğin oluşturmasına yardım ettikleri sonsuz bileşimleri desteklemek üzere sonsuzca birleşebilmesidir.

⿻ oylamanın sınırlılıkları

Ne var ki bir uzlaşma duygusuna ulaşmaya dönük bu son derece esnek ve uyarlanabilir yaklaşımlar hakkında bile doğal bir kaygı vardır: uzlaşmanın kendisi, çatışma suyuyla birlikte çeşitlilik bebeğini de dışarı atar. Yine de özvektör oylama ya da sıvı demokrasinin gelişkin biçimleri gibi sistemlerin en ilginç özelliklerinden biri, oluşmasına yardım edebilecekleri yeni koalisyon ve temsil türleridir. Bir kişi bir oy kuralları, daha fazla desteğe sahip tarafa iktidarı almanın şiddetsiz bir yolunu vererek çatışmadan kaçınma girişiminden doğduysa, bu sistemler çatışmayı daha gelişkin bir kurama dayanarak yatıştırır: çatışma, aynı grupların tutarlı biçimde çoğunluk ve azınlık oluşturmasına izin vererek mevcut toplumsal bölünmelerin tutarlı biçimde pekiştirilmesinden doğar. Önceden ilişkili grupların desteğini iskonto ederek mevcut çatışmaları pekiştirmekten kaçınır, bu çizgileri kesen yenilerini yaratırken umulur ki uzlaştıkları kadar çeşitlilik üretir, ama kalıcı ayrımları kökleştirmekten kaçınan yönlerde.

Ne var ki bu güçlü yanlarına karşın, en zengin biçiminde bile oylama, başka toplumsal süreçlerce hâlihazırda ortaya konmuş kararlar hakkındaki tercihleri ifade eder ve belirler. Yukarıdaki yöntemlerin bir bileşimi, oylamayı anlama biçimimizi tümüyle dönüştürebilir; bugünün yaklaşımlarını bilgisayarın abaküsü geride bıraktığı kadar geride bırakabilir. Yine de bu potansiyelin bizi, önceki bölümlerde anlattığımız daha zengin iletişim ve ortak tasarım gereksiniminin yerini alabileceğine inandıracak kadar kandırmasına izin vermek, insanlığımızın zenginliğini temelden zayıflatırdı. Kolektif kararlar ancak taslağını çizdiğimiz yaratıcı işbirlikleri, müzakereler, hayal gücü ve idari sistemler bağlamında anlamlı olabilir.

Yakın gelecekte oylama sistemlerinin şu anda onları kuşatan ulusal sınırların çok ötesine uzanması da olası görünmüyor. Yukarıdakilerden bazılarını destekleyen ⿻ kimlik sistemlerinin talepleri, yeni ulusötesi düzenlemelerde oylamanın hayal edilebilir olduğunu, ancak oylama sistemlerinin yakın zamanda gerçekten küresel meşruiyete ulaşmasının olası olmadığını imliyor. O çeşitlilik kapsamına gerçekten ulaşmak için, işbirliğinin bütün alt katmanlarının en incesini yeniden tahayyül etmeye dönmeliyiz: piyasa ekonomilerini.


  1. The Economist, "The Mathematical Method that Could Offer a Fairer Way to Vote", 18 Aralık 2021. ↩︎

  2. Maurice Duverger, Les Partis Politiques (Paris: Points, 1951). ↩︎

  3. Avustralya'da zorunlu oy hakkında daha fazla bilgi için bkz. Tim Evans, Compulsory Voting in Australia, 16 Ocak 2022, https://www.aec.gov.au/about_aec/publications/voting/files/compulsory-voting.pdf. ↩︎

  4. Kenneth J. Arrow, Social Choice and Individual Values (New York, John Wiley & Sons, 1951). Ayrıca bkz. Kenneth O. May, "A Set of Independent Necessary and Sufficient Conditions for Simple Majority Decision" 20, sayı 4 (1952): 680-684, Allan Gibbard, "Manipulation of Voting Schemes: A General Result", Econometrica 41, sayı 4 (1973): 587-601 ve Mark A. Sattherthwaite, "Strategy-Proofness and Arrow's Conditions: Existence and Correspondence Theorems for Voting Procedures and Social Welfare Functions", Journal of Economic Theory 10, sayı 2 (1975): 187-217. ↩︎

  5. Simon Johnson, Rafael La Porta, Florencio Lopez-de-Silanes ve Andrei Shleifer, "Tunneling", American Economic Review 90, sayı 2 (2000): 22-27. ↩︎

  6. Daha uzun bir tartışma için bkz. E. Glen Weyl, "Why I am a Pluralist", RadicalxChange Blog, 10 Şubat 2022, https://www.radicalxchange.org/media/blog/why-i-am-a-pluralist/. ↩︎

  7. Amartya Sen, Collective Choice and Social Welfare, (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1970). ↩︎

  8. L. S. Penrose, "The Elementary Statistics of Majority Voting", Journal of the Royal Statistical Society 109, sayı 1 (1946): 53-57. ↩︎

  9. J. C. R. Licklider, "The Influence of Interaural Phase Relations upon the Masking of Speech by White Noise", Journal of the Acoustic Society of America 20, sayı 2 (1948): 150-159. Böylece derin bir ironiyle Lick, KO'nun da babalarından biri sayılabilir. ↩︎

  10. Charles L. Dodgson, The Principles of Parliamentary Representation (Londra, Harrison and Sons, 1884). ↩︎

  11. Bölünebilir demokrasi ya da "divikrasi", Ken Suzuki'yle başlar. SD'den farklı olarak divikrasi yalnızca kişinin oyunu başkalarına devretmesini değil, oyunu birden çok siyasi konuya bölmesini de içerir. Divikrasi, 20. yüzyılın etkili Fransız filozofu Gilles Deleuze'ün "bölünebilir" (dividual) kavramının siyasi bir uzantısıdır; "birey" (individual) kimlik kavramının aksine kişi içinde çeşitli ve potansiyel olarak çelişik fikirlere olanak tanır. Suzuki kavramı 2000'lerde ortaya attı ve 2013'te kitabında ayrıntılandırdı. Ken Suzuki, "The Nameraka Society and its Enemies", Keiso Shobo Publishing (2013). ↩︎

  12. Ohlhaver, Weyl ve Buterin, a.g.e. Joel Miller, E. Glen Weyl ve Leon Erichsen, "Beyond Collusion Resistance: Leveraging Social Information for Plural Funding and Voting" (2023), https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=4311507. ↩︎

  13. Robin Hanson, "Shall we Vote on Values but Bet on Beliefs?", Journal of Political Philosophy 20, sayı 2: 151-178. ↩︎

  14. Nils Gilman ve Ben Cerveny, "Tomorrow's Democracy is Open Source", Noema 12 Eylül 2023, https://www.noemamag.com/tomorrows-democracy-is-open-source/. ↩︎